Wednesday, 3 April 2013

ON İKİ ADALAR GEZİSİ


12 ADALAR GEZİSİ NOTLARI

 

Temmuz 2011 sonuna doğru Bodrum’daki tersanemizde işlerin biraz hafiflemesini fırsat bilerek, eşim ve ben, Tokyo’da yaşayan ve yıllık izinlerini Bodrum’da bizimle birlikte geçiren küçük kızımız ve damadımızın Japonyadaki felaketten sonra hala tam olarak düzelmemiş olan morallerini düzeltmeye de yararlı olacağı düşüncesiyle, 16 metre boyunda, “cutter” armalı ayna kıç bir motorsailer ile komşu ada Kos’tan (İstanköy) başlayıp kuzeye doğru seyredeceğimiz bir gezi planladık. Amacımız, gideceğimiz adaların çok bilinen kalabalık limanları yerine daha sakin ve bakir kalabilmiş limanlarını ziyaret etmekti.

 

Birinci gün:

Bodrum limanında sabah başladığımız kumanya alımı ve çıkış işlemlerini tamamladığımızda öğleni bulmuştuk. Teknemiz kale dibindeki rıhtımda bağlıydı. Oraya sabah saat 10.00’dan sonra araçla giriş yapılamıyor. Ama, denizciler derneği kumanya ve eşya taşıma işine yardımcı olmak üzere ücretsiz küçük bir motorize römorkla bariyerin dibinden teknenize kadar hizmet veriyor.

Öğleden sonra tonozu çözüp mendirekten çıktığımızda dışarıda 22 kn kuvvetli karayel esiyordu! Biz de hazırlık yorgunluğumuzu üzerimizden atmaya yarayacak uzun bir deniz molası için bizim kıyılarda kalmaya karar verdik. Aspat’daki gecelememizde alargada kaldık ve klasik köfte, makarna, salata menüsünü kaliteli bir yerli şarapla taçlandırdık.

 

İkinci gün:

Kos; İç limanın batı yakası
Sabah karayel biraz düşmüş olarak hala devam ediyordu. Kos’a vardığımızda küçük limandan Yunan feribotlarının çıkışları bitmiş, ama günlük gezi teknelerinin çıkışları başlamıştı. Kos’daki acentemiz Murat’ı (Mouratti-VHF: 69) aradık. İçeriye girmek için talimatını beklememizi istedi. Murat, Girit kökenli sempatik ve yardımsever bir Yunanlı. Güzel Türkçe konuşur. Yıllar önce de bizim bir asistan kızımızla evlendi. Şimdi ofislerinde de beraber çalışıyorlar. Çok şirin bir de oğulları var.


Kos; İç liman ana rıhtımı




Kos; Merkezdeki plajlar
 

Kos; İç liman kale dibi rıhtımı
Gezi tekneleri de limanı terkettikten sonra, Bodrum’dan peş peşe kalkan dört feribot limana varmadan Murat bizi çağırdı. İçeriye girdiğimizde gezi teknelerinden boşalan rıhtıma Segway’iyle gelmiş ve bizi bekliyordu. Gösterdiği yere kıçtan kara bağlandık. Ama giriş işlemleri için bizim feribotlarla gelen yolcuların giriş işlemlerinin bitmesini beklemek zorundaydık. O işlemler de Kos’daki kısıtlı eleman sayısı sebebiyle, özellikle kalabalık yaz sezonunda saatlerce sürebiliyor. Küçük limanın yat giriş-çıkışıyla ilgili en uygun saatleri 10.30- 11.00 arası. Eğer Kos’da kalmayacaksanız, o saatlerde girişin tam karşısındaki rıhtım boşalmış oluyor. Ama, akşamüstü 16.00’dan sonra dönen teknelerle yine doluyor. Limanda kalacak tekneler kale tarafındaki rıhtıma bağlanabilir. Ancak, sabah erken kalkacaksanız, zincirinizin üzerine döşenmiş başka bir zincir sürprizine da hazırlıklı olmalısınız. Kalenin karşısındaki rıhtım ise daha sakin ama daha sığ. Burada tonozlar da var. Emin değilim ama çoğu sahipli olabilir.




Saat 13.30’da Murat’ın eşi, bizim eski asistan Pelin evrakları getirdi ve giriş işlemimiz tamamlanmış oldu. Öğle yemeğini limanın batı tarafında Averof caddesi kıyısındaki Girit kökenli Fatma Hanımın işlettiği Caravelle restoranda yemeyi planlamıştık ama deniz özlemimiz ağır bastığından, yakındaki bir içki dükkanından benim favorim “Apalarina” marka Sakız adası menşeli mastikamızı (sakız likörü) da alıp hareket ettik. Kuzeye çıkışta burundan epey açığa uzanan döküntüleri iskelemizde bırakıp açığından geçerek rotamızı yaklaşık 9 mil mesafedeki Pserimos (Keçi) adasının doğuya bakan geniş limanına çevirdik. Bu az nüfuslu sakin adanın ana limanı ise batı yakasında. Ancak biz bu gezide gürültüden uzak, karadan ulaşımı zor, kafa dinlenebilecek limanları tercih ettik. Girişteki balık çiftliğini iskelemizde bırakarak çok içeriye girmeden küçücük bir plajın kıyısına kıçtan kara bağlandık. Deniz sakin ve berrak. Limanın daha içerilerine günlük gezi tekneleri gelip aynı bizdeki gibi yüksek volümlü müzik çalıyorlar. Ama bu bizim bulunduğumuz konumda rahatsız edici değildi. Onlar da gittikten sonra gece koca liman İsveç bandıralı bir katamaranla bize kaldı. Akşam yemeğinden sonra, damatla birlikte Kos’tan aldığımız mastika eşliğinde yıldızları seyrederek pipo tüttürmek keyif vericiydi. Gece yarısı açığımızdan geçen heybetli bir yolcu gemisinin bize kadar ulaşan dalgalarının yarattığı kısa süreli sallantı dışında sakin bir gece geçirdik.
Pserimos; Doğu limanı, yamaçlarında ağaçların yarattığı yukarıya tırmanan dev tarih öncesi yaratıklar görüntüsü ilginç


Pserimos'un sakin ve temiz sularında rahatlama

 

Üçüncü gün:



Ege'de gün doğuşu


 
Dün aldığımız hava raporuna göre, bu gün hava yine karayelden 2-4 Bofor, zaman zaman da 5-6 Bofor esecekti. Sabah 6.00’da demir alıp son zamanların modası Leros (İleryoz) adasına doğru hareket ettik. Bu tekneyle tramola yelken seyri yorucu ve zaman alıcı olacağından, baş omuzluktan aldığımız denizlerle ve motor çalıştırarak yaklaşık 21 millik mesafeyi 3 saatte katederek çoğunluğu Türk veya Amerikan bayraklı (ama sahibi Türk) yatların doldurduğu Panteli limanına vardık ve alargada kaldık. Niyetimiz burada fırından yeni çıkmış sıcak sabah francalası alıp daha sakin bir limana gitmekti. Francalalar gelir gelmez yarısı kahvaltıdan önce katıksız tüketildi! Kalanı da sucuklu yumurtalı kahvaltımızı bitirmeye yetmedi! Kısa bir deniz molasının ardından rotayı adanın güney ucunda bir girinti yapan Kserokambos limanına çevirdik. Aslında, 12 adaların kuzey ucunda yer alan evvelce gördüğümüz Patmos dışında, görmediğimiz ve methini duyduğumuz Arki, Marathi ve o yol üstünde uğranabilecek Lipsi adalarına kadar uzanmayı düşünüyorduk ama, çocukların dönüşte karadan yapmayı planladığı Çıralı, Kumluca gezisi sebebiyle zamanımız kısıtlıydı. Devamlı esen karayele karşı seyretme olasılığı da buna eklenince Leros’dan geze geze dönüşe geçmeye ve 12 adaların kuzey bölümünü de inşallah başka bir gezide ziyaret etmeye karar verdik.

Panteli'de francala seferi

 


Leros; Panteli limanı girişi



Panteli'den başka bir görüntü


Kserokambos girişindeki mağaralar
Yaklaşık 5 millik kısa bir yolculukla Kserokambos’a girdik. Liman girişi sevimsiz kayalık ve mağaralı bir görünümde olsa da içeriye doğru çok şirin bir kumsalda bitiyor.
Kserokambos'da Taverna To Kyma



Kserokambos'da şirin bir plaj

Kserokambos'da bağlanacak tekne bekleyen boş tonoz şamandıraları




Kupes ve sarpalar besleniyor
Kıyıda birkaç taverna (bizdeki gibi sazlı, sözlü olmayan sakin balık lokantası) ve önlerinde çeşitli derinliklerde ücretsiz bağlanabilen tonozlar var. Yaz ortasında 20-25 tane tonozun ancak birkaç tanesi doluydu. Burada, gittiği bazı yerlerde tonoz sıkıntısından şikayet eden Sn.Ali Boratav’ın kulaklarını çınlattım! Akşam yemeği için balıkçıların da önüne yanaştığı To Kyma (Dalga) adlı restoranda yer ayırttık. Denizden yeni çıkmış bir kilo iki yüz elli gramlık bir sinariti de ana yemeğimiz olarak peyledik. Berrak ve sakin denizde bol bol yüzüp öğle yemeğimizi teknede yedikten sonra, altımızda biriken irice uslu sarpa ve kupesleri önce besledik, sonra da bir saat içinde bir kova balık tuttuk, tabii yenmeyecek büyüklükte olanları deniz yaşamlarına geri döndürerek. Bu sırada, 1979 yılında İstanbul’dan tersane ortaklığını bırakıp, şimdi çok doğru olduğunu gördüğüm ani bir kararla göçtüğümüz Bodrum’a 1960-70’li yıllarda turist olarak gelip kiraladığımız rahmetli İbrahim Bilgin Kaptanın sünger teknesinden bozma, ranzalı 12 metrelik (o zaman en büyük tekne 14 metreydi) KAYA motoruyla ıssız Gökova’da yaptığımız gezileri ve tuttuğumuz balıkları hatırladım. Hele oltaya peş peşe takılan deli sarpaları temizlemeden ateşe gösterdikten sonra incecik derisini sıyırıp altındaki bembeyaz eti nasıl iştahla yediğimizi hiç unutamıyorum. Söz balık ve yemekten açılmışken, basit fakat lezzetli ve ucuz akşam yemeğimizden de biraz söz edeyim. To Kyma buralardaki hemen her taverna gibi bir aile işletmesi. Masaya oturur oturmaz, feta peynirli Yunan salatası, taze patates (donmuş değil) kızartması ve bir sürahi ev yapımı çok hoş beyaz şarabı getirdiler. Balığı bekleyene kadar patates ve şaraptan bir tur daha yaptık. Bir de kızımızın çok sevdiği Skordalia (patates püresi, limon suyu, az sarımsak ve zeytinyağı ile yapılan, görünüşü favaya benzeyen, ama tadı farklı ve mayhoş bir meze, rakıyla da iyi gidiyor) istedik. Balığımızı ızgarada kekikli bir sosla pişirip servis ettiler. Burada da Sn.Artun Ünsal’ın kulaklarını çınlattım. Üstad kekiği bazı ızgara balıkların olmazsa olmazı diye tanımlar. Dört kişilik bu nefis akşam yemeğine, tatlısı, karpuzu, suyu, sodası, bahşişi de dahil 80 Euro ödemek bizi şaşırtmadı. Çünkü artık buralarda fiyatların bizim taraftan, hele Bodrum’dan çok daha ucuz olduğunu biliyorduk. Tekneye dönüşte, hava da iyice kalmıştı. Dışarıda uyumaya karar verdik. Ama, daha uyumaya başlamadan bizdeki davul, zurna seslerini andıran bir gürültüyle ayaklandık. Bu sessiz ve yerleşimi kıyıdan içerde olan koyda meğer o gece düğün varmış! Herhalde gece yarısı biter dediğimiz düğün sabah 5.00’e doğru bitti, iyi mi? Şansa bak! Sabaha karşı uykuya dalmadan önce gidip katılmayı bile düşündük çaresiz!

 

Dördüncü gün:

Sabah ekmek ve içme suyu ikmali için akşamki restorana danıştık. Su için önerdikleri yer kapalıydı. Suyumuzu epey içeriye yürüdükten sonra alabildik. Ekmeğin de 15 dakikaya kadar geleceğini bildirdikleri halde 45 dakika bekledikten sonra restoranın derin dondurucusundaki ekmeklerden alıp hareket ettik. Buralarda siz ne kadar acele ederseniz edin, onların “siga siga” (yavaş yavaş) yaşam tarzına uymak zorundasınız. Bu bütün Ege ve Akdeniz kıyılarında yerleşmiş bir yaşam tarzı.

Kserokambos’dan yaklaşık 9 millik mesafedeki Kalimnos (Kelemez) adasının doğu tarafında ve kuzey batıya doğru bir girinti yapan, etrafı yüksek tepelerle çevrili Ormos Palaio koyuna öğleye doğru girdiğimizde koyda çoğunluk yine bir kısmı tanıdık Türk charter teknelerindeydi. Ancak, bunların hemen hepsi burada öğle yemeği molası verip öğleden sonra ayrılıyorlar. Biz de alargada kalıp bir gün önce tuttuğumuz balıklarla öğle yemeğimizi hallettik. Biz yemeğimizi yerken limanın bize yakın bir boş alanına gelen Yunan gırgır balıkçı teknesi hemen orayı çevirdi. Biz de ağ toplanırken onları izledik. Çıka çıka bir kasa kadar balık çıktı!

Kalimnos; Ormos Palaio koyundaki plaj ve tonozlar


Ormos Palaio'daki teknelerin yüzde sekseni bizden!

Burada da içerdeki plajın önünde birkaç tonoz var ama koy içeriye doğru daraldığı için büyük teknelerin bağlanması riskli. Büyük teknelerin kıçtan kara bağlanabileceği en uygun yer, limana girerken sol taraftaki plajın yanındaki korugan kayalıklar. Biz, orada bağlı iki teknenin arasına girip rahatlarını bozarız düşüncesiyle, öğleden sonra iyice boşalan iç taraflarda havuz gibi bir girintinin önüne demir atıp, kıçtan kara bağlanmak yerine yine baştan kayalara koltuk aldık. Böylece teknenin kıçını serbest bırakıp gece tepelerden aşırıp gelen sağnak rüzgarlara karşı tedbir almış olduk. İyi ki de böyle yapmışız. Gece bayağı kuvvetli sağnak rüzgar indirdi. Ama biz rahat uyuduk.

 

Beşinci gün:

Sabah erken demir alıp Kos’a dönüşe geçtik. Dışarıda karayel yine Allah ne verdiyse bindiriyordu. Ana yelkeni basmadan, baş staysail ile biraz yükselip sonra denizleri kıç omuzluktan alarak fazla çalkalanmadan üç saatlik bir yolculukla Kos’a vardık. Yine Murat’ı aradığımızda bizi boşalmış olan aynı rıhtıma aldı. Çıkış işlemlerimiz yapılırken ana meydandaki Hal binasından meyva,vs takviyesi yapıp tekneye döndüğümüzde işlemlerimiz de bitmişti. Hemen hareket edip Bitez’e doğru yola koyulduk. Gecelediğimiz Ada boğazı bir hayli tenha sayılırdı. Orada, kalan kumanyamızla hayli zengin bir sofra hazırlayıp, akşam yine baş üstünde hem ertesi gün günlük rutin hayatımıza geri döneceğimizi düşünüp, hem de en yakın zamanda yine böyle bir gezi fırsatı yaratabilme hayalleri kurarak son şarabımızı da bitirdik.


Ada boğazı; Arka liman


 



Darısı bu hayalleri kuran herkesin başına…

 

 

 

  

 

 

Saturday, 23 March 2013

AĞIZ TADI

En lezzetli FAVA nerede diye sorarsanız, benim denediklerim arasında Bodrum, Kumbahçedeki BERK BALIK Restoran Bir numaradır!

Evvelce Berk Restoran adıyla faaliyet gösteren yerden geçen yıl mal sahibiyle kira
anlaşmazlığı nedeniyle ayrılan Mustafa bu mekanın hemen yanında BERK BALIK Restoranı açtı. Benim favorim hoş sohbet emektar Hüsnü Baba'nın servis yaptığı bu mekan. Zaten eski restoran da müşterileri Berk Balık'a taşınınca kısa sürede kapandı

Burada favayı Girit orijinli bir bakla çeşidiyle yapıyorlar ve adına "Gambilli favası" diyorlar. İsterseniz üzerine kavrulmuş soğan da ekletebilirsiniz.

Ayrıca, taşla vurularak yarılmış "Çekişte" zeytin, sadece bacaklardan yapılmış ahtapot salatası, mevsiminde çıtır izmarit ve ızgara peygamber balığı benim favorilerim arasında. Peygamber balığının üzerine sızma zeytinyağı, limon, maydanoz, tuz ve karabiberle çırpılmış sosu da gezdirirseniz harika oluyor. Tabii yörenin zengin ot çeşidi ve yine mevsiminde enginar da vazgeçilmezlerden.

Balıklar her zaman günlük yöre balıkları ve fiyatlar makul.

Akşamları rezervasyon gerekiyor. Özellikle kış aylarında öğle yemeğine gitmek daha keyifli oluyor.

PROVENCE'DA BİR NEHİR GEZİSİ





 

PROVENCE’DA BİR NEHİR GEZİSİ

 

Rhone & Saone nehirleri

 

Fransanın bağları ve şaraplarıyla ünlü Provence bölgesini bir de nehir yoluyla keşfetmek isteğiyle eşimle birlikte önce Barselona’ya uçtuk. Marsilya’dan nehir gemisinin kalkış noktası Arles’a mesafe Barcelona’dan daha yakın olsa da, biz Barselona’da iki gün kalıp çok sevdiğimiz İspanyol mezeleri Tapas çeşitlerini yine İspanyol şarapları eşliğinde tatma fırsatı bulduk.

Gemi şirketinin organize ettiği transferimizde UNESCO tarafından dünya mirasları listesine eklenmiş olan Perpignan’da mola vermeyi planlamıştık. Ancak, İspanyayı da etkileyen ekonomik kriz nedeniyle, o gün sınır kapısında da süresi belirsiz bir oturma grevi düzenleneceğini yolda öğrendik ve bir an önce sınıra ulaşmak için yola devam ettik. Ama maalesef geç kalmıştık ve oturma grevi bitene kadar sınırdan itibaren oluşmuş uzun kuyrukta beklemek zorunda kaldık.


Rhone nehrinin Akdenize bağlantı noktasına yakın Arles limanındaki gemimize gecikmeli olarak vardığımızda, başka ülkelerden gelecek yolcuların bir kısmının da uçaklarındaki gecikmeler sebebiyle gelemediğini öğrendik. Bütün yolcular toplandıktan sonra gemide düzenlenen kokteyl parti ve ardından kaliteli bir akşam yemeği bize o günki bezdirici karayolu yolculuğumuzu unutturdu.




Tournon köprüsünden; Arka planda rıhtımdaki gemimiz

                                                        

Gemimiz 110 metre boyunda,  ana güverte ve üst güvertede yer alan 4 adet balkonlu süit, 56 adet balkonlu kabin ve 15 adet güverte altı kabiniyle toplam 75 kabinde 150 yolcu taşıyabilen, köprü altı geçişlerine uygun yükseklikte inşa edilmiş ve donatılmış bir nehir gemisiydi. Bu geminin büyük kruvaziyer gemilere oranla çok az olan yolcu kapasitesi ve restoranda rezervasyon zorunluluğunun olmaması yolcuların daha çabuk kaynaşıp daha samimi ortamlar oluşturmasını sağlıyor.

                                                                                    

Arles; Tarihi anfitiyatro, hipodrom olarak da kullanılmış


İlk gün limanda geceleyip gezme fırsatı bulduğumuz Arles enteresan bir tarihi yerleşim yeri. Roma hamamları, amfitiyatro ve tarihi katedral görülmeli. Ayrıca, burada ressam Van Gogh’un çileli günlerini geçirdiği akıl hastanesindeki odasını ve hastane bahçesi ve civarında resim yaptığı yerleri görmek de etkileyiciydi.


Avignon: Su kemerleri
 
Nehir yolculuğumuzun ikinci gününde Papaların şehri olarak bilinen Avignon’u ziyaret ettik. Papalar 1309 yılından devrim hükümetinin sarayı devraldığı 1791 yılına kadar buradaki gotik sarayda ikamet etmişler. Romalıların inşa ettikleri muazzam su kemerleri de görülmeli. Bu yörede bağları ve şarapları ile tanınmış Chateauneuf-du-Pape’daki şarap tadımı da damağımızda hoş tadlar bıraktı.

 
Üçüncü gün Grignan’da, 15’inci yüzyılı 16’ncı yüzyıla bağlayan yıllarda inşa edilmiş ve buralarda Rönesans zamanının sayılı eserlerinden biri olarak kabul edilen Chateau de Grignan’ı ziyaret ettik. Aynı gün ormanda özel yetiştirilmiş köpeklerle trüf mantarı aradık. Eskiden trüf mantarı arayışına domuzlarla çıkılırmış. Ama, domuzlar burunlarıyla kazdıkları topraktan çıkan mantarı hemen yemeye kalkıştığından mantarları domuzlardan kurtarmak çok zor olurmuş. Bu yüzden artık domuzların yerini bu köpekler almış.



Tournon'un ahşap köprüsü yayalara ve bisikletlilere açık

 

Akşam vardığımız Tournon’daki tarihi kalede çeşitli çikolatalarla şarap eşleşmesini tatmak da ilgi çekici bir deneyimdi. 




Vienne; Tarihi anfitiyatro



Rhone nehrinin Vienne tepelerinden görünüşü




Dördüncü günü Burgundy ve Beaujolais bağlarının bulunduğu Cotes-du-Rhone bölgesinin ortasında yer alan Vienne’de geçirdik. Tabii şarap tadımları yine eksik değildi! Bağların toprakla karışık iri çakıl taşlı zemin yapısı dikkatimizi çekti. Aldığımız bilgiye göre, bu taşlar vaktiyle daha geniş bir yatakta akan Rhone nehrinden kalmaymış. Bu zemin yapısının faydalarını gören nehirden daha uzaktaki bağ sahipleri de bu taşları bağlarına taşıyarak getirmişler.


Vienne; Müzede mozaik örneği



Uçsuz bucaksız bağlar
 

Beşinci gün  Rhone ve Saone nehirlerinin birleştiği Lyon şehrini pas geçerek Saone nehri üzerinde kurulu Trevaux’ya vardık ve buradaki bağları ziyaretle şarap tadımından sonra Lyon’a hareket ettik.



Lyon; Eski şehir sokakları

 

Lyon 1,2 milyonluk nüfusuyla Fransanın üçüncü büyük şehri. Lyon’un Unesco tarafından dünya mirası listesine dahil edilmesi de burada yaşayanlar için bir övünç kaynağı. Eski şehir diye adlandırılan dar sokaklı ve tünelli mahallesi, Saint Jean katedrali, Notre-Dame bazilikası, Roma tiyatrosu görülmesi gereken yerler arasında. Lumiere kardeşlerin sinemayı icat ettiği bu şehir sinemanın ana vatanı sayılıyor. Lyon ile Paris arasındaki rekabet, İspanyadaki Madrid-Barselona rekabetini aratmıyor. Lyon’lularla konuşurken, iki laf arasında Paris’e gönderme yapmaktan geri kalmadıklarını gözlemledik.

Rhone nehrinde akıntıya karşı yaklaşık 265 km, Saone nehrinde de Lyon’dan itibaren gidiş ve dönüş toplam 160 km katettik. Bu yolculuk sırasında, boyları 185-195 m arasında değişen ve genişlikleri 12 m olan 15 adet seviye ayarlama havuzundan (lock) geçtik. Bu lock’ların bulunduğu barajlardan yaklaşık 4300 megawatt elektrik gücü elde ediliyor.


Rıhtımda gemi bağlama babaları
 
Mevsimsel hava şartlarına bağlı olarak nehrin su seviyesi teknenin su kesimini kurtarmayacak derecede alçalabiliyor veya köprü altı geçişlerini imkansız kılacak derecede yükselebiliyor. Bu yüzden gezinin iptal veya ertelenme riski de var.

Lyon’da kaptanın veda yemeği ve gemide geçirdiğimiz gecenin ardından yine gemi şirketinin organizasyonuyla Cenevre’ye sorunsuz olarak transfer olduk ve unutulmayacak anılarla yurdumuza döndük.

 

 






 

Monday, 18 February 2013

HİNDİSTAN SEYAHAT NOTLARI





Hindistan seyahat notları



Şubat 2013'de ilk defa gittiğim Hindistanda, yaklaşık bir ay ağırlıklı olarak eşimle birlikte kaldığım Mumbai ve kısa süreli olarak ziyaret ettiğim Goa ve Kerala ile ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle belirtmek isterim ki, izlenimlerim hijyen açısından pek olumlu değil! Her neyse, önce Mumbai hakkında edindiğim genel bilgilerle başlayayım.

Mumbai, Hindistanın özerk bölgelerinden Maharashtra'nın başkenti. Kuzeyden güneye Umman denizine bakan 500 kilometrelik batı sahiliyle bir liman şehri konumunda olduğu için ülke ekonomisinde çok güçlü bir payı var.

Nüfusu Elli Milyonu geçiyor. Yüzölçümü ise yaklaşık 440 kilometre kare. Benim orada bulunduğum zaman dilimi içinde Türkiye ile saat farkı +3,5 saatti. Bu fark bizdeki yaz saati uygulamasıyla yazın 2,5 saate iniyor.

Para birimleri Rupee. Bizim Bir liramız yaklaşık olarak 30 Rupee ediyor.

İklimi ılık ve nemli. Burada mevsimleri sorduğunuz zaman, bizdeki gibi dört değil, üç mevsim sayıyorlar: Yaz mevsimi Mart-Haziran arası, sıcaklık 27-35 derece arasında değişken ve nemlilik çok yüksek. Muson mevsimi Haziran sonu-Eylül sonu arası, sıcaklık 25-30 derece, metrekareye ortalama 2 metre yağmur düşüyormuş! Kış mevsimi Ekim-Şubat sonu arasında, sıcaklık 21-30 derece. Nemin en düşük olduğu aylar.

Hindistan farklı dinler ve mezheplerde insanların yaşadığı bir ülke. Nüfusun yaklaşık % 80'i Hindu. Müslümanların oranı ise %13. Onları daha düşük oranlarda Hristiyanlar, Sikhler ve Budistler takip ediyor. Hindistan genelinde 22 farklı dil ve 1600'den fazla lehçe kullanılmaktaymış. En çok kullanılan diller Hintçe, Marathice ve İngilizce. Tarihlerindeki İngiliz sömürgeciliğinden dolayı hemen herkes İngilizce biliyor. Ancak telaffuzları o kadar farklı ki, bazen anlamakta zorlanıyorsunuz.
Asırlar önce, bu bölge yedi irili ufaklı adalardan oluşuyormuş. İlk yerleşimcileri de Koli adlı bir balıkçı ahalisiymiş. On Dördüncü yüzyılda İslam istilasına uğramış. Daha sonra, Müslüman sultanlardan biri Portekizlilere sahilde yer hibe etmiş. Onların bir soylu ailesinin kızı da İngiliz kralı 2.Charles'e gelin gitmiş. Bunu fırsat bilen İngilizler On Yedinci yüzyıl ortalarında yedi adalara hakim olmuş. İngilizler Hintlilerin insan gücünü de kullanarak liman inşaatını ve -eski adıyla- Bombay'ı Asyaya bağlayan demiryolunu döşemişler. 1869'da Süveyş kanalının da açılmasıyla, Bombay'ın ticari değeri çok artmış. On Dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Bombay'da gerçekleştirilen ilk milli kongreden sonra da yabancılara "Hindistanı terket" sloganlı kampanya başlatılmış ve daha sonra şehir, kurulan Bombay başkanlığının merkezi olarak ilan edilmiş. 1960'da Bombay Maharashtra ve Gujarat adlı özerk bölgelere ayrılmış. Şehrin doğu yakasına verilen Navi Mumbai (Yeni Mumbai) adından esinlenerek günümüzde şehrin tamamı Mumbai olarak anılıyor.
Colaba'da "Gateway of India"



Trafik bize göre ters yönden, yani soldan işliyor ve tam anlamıyla felaket! Özellikle iş dönüşü saatlerinde tam bir karmaşa var. Kornayı çalan sizi sağdan veya soldan geçebiliyor. Zaten hemen her aracın arkasında İngilizce “Lütfen korna çalın” yazısı var. Buradaki yabancı şirketler olası bir trafik kazası yüzünden başlarının belaya girmemesi için üst düzey yöneticilerine otomobil kullandırmıyor ve Hintli şöför tahsis ediyor. 


                                  


"TukTuk"(Üç tekerlekli taksi) Cabrio modeli!


Şehrin başlıca semtlerinden Colaba güney ucunda yer alıyor. "Gateway of India" (Hindistana giriş kapısı) isimli anıtsal yapı ve yakın tarihte Müslümanların denizden çıkartma yaparak bastığı ve bir çok turist ve işadamının öldürüldüğü Taj Mahal oteli bu semtte. Burası aynı zamanda ünlü markaların da bulunabildiği bir alışveriş merkezi. Ama caddede yürürken duvar dibinde bir fareye rastlamanız her an mümkün! Burada her canlı gibi farelere de yaşam hakkı tanınıyor. Hatta evlerinin önüne fareleri beslemek için süt dolu kap bırakanlar bile var. Caddelerde serbestçe salınan kutsal inekler ve sıska köpekler de bolca görülebiliyor. Ama pek fazla kedi göremedim. Farelerin çokluğundan sinmiş olabilirler mi acaba? Kutsal inekler de açlıktan bir deri, bir kemik kalmışlar. Çöplüklerde yiyecek bulamayıp naylon poşetler yiyen inekleri görmek içler acısıydı. Sokaklarda dilenciler de bir hayli fazla. Bazı enteresan tiplerin fotoğrafını çekmek isterseniz kolunuza yapışıp bahşiş almadan sizi bırakmıyorlar.




Colaba'da bir Müslüman parfümeri mağazası



 
Taj Mahal oteli
 
Colaba’nın kuzeyinde yer alan Fort adını buradaki İngiliz kalesinden almış.
Nariman Point’de de uzun kumsallı Chowpatty beach yer alıyor.  Ancak, deniz suyunun rengi pek iç açıcı değil. İnsanlar, yüzmek yerine sığ suda sahil boyunca çıplak ayakla yürümeyi tercih ediyorlar.

Chowpatty Beach'de deniz safası(!) ve uçurtmalar
 
Daha kuzeydeki Bandra da Mumbai’nin en kalabalık semtlerinden biri. Burada, Arap denizi sahili boyunca Hintli zenginlerin ve Bollywood ünlülerinin apartmanları ve villaları da var.

Ortada görünen 20 katlı binada 200 küsur
hizmetliyle birlikte tek bir zengin aile yaşamakta! 


Bandra’nın kuzeyindeki  Juhu, Andheri ve Santa Cruz da kalabalık semtlerden bazıları ve trafik çok yoğun. Uluslar arası hava limanı Chattrapati Shiwaji Andheri’de. Ayrıca, Santa Cruz’da da iç hatlar için bir hava alanı daha var.
Biz Mumbai’deki ilk birkaç günümüzde Bandra’daki Taj Lands End otelinde kaldık. Sonra, Mumbai’nin göller bölgesi Powai’de kiralık bir apartman dairesine geçtik. Powai yeni gelişmekte olan, trafiği daha rahat, daha az gürültülü ve nispeten temiz bir semt. Kaldığımız daire 30 katlı bir apartmanın on yedinci katında ve Powai gölü manzaralıydı. Buradaki diğer göller de Vihar ve Tulsi. Bu göllerin civarında yat kulübü adı altında sosyal tesisler varsa da göllerde demirlemiş yüzer evler dışında yatçılık aktivitesi göremedik.
Bir festivaller ülkesi olan Hindistan’da bu civarda da kutlanan başlıca festivallerden biri olan Filler festivalinin Mumbai’den deniz yolu ile gidilen Filler adasında da Şubat ayı içinde kutlanmakta olduğunu öğrendik. Ama biz maalesef önceden planladığımız Goa ve Kerala gezi programımız sebebiyle katılamadık. Bize önerilen ve tarih uyuşmazlığından yine katılma imkanı bulamadığımız bilgelik, verimlilik ve refah tanrısı Lord Ganesha’nın yeniden doğuşunun Ağustos ve Eylül aylarında  kutlandığı Ganesh Chaturti ve nehirlere bırakılan binlerce geleneksel süslü mumların görüntülendiği Ekim ve Kasım aylarında kutlanan Diwali festivali de önemli festivaller arasındaymış.
Ayak üstü sohbet. Yere kadar uzanan peştemallar sıcakta
genellikle sıvanarak şort şekline sokuluyor.
Mumbai’de kaldığımız sürece genellikle bazı güvenilir restoranlarda ve evde yemeyi tercih ettik. Hindistan genelinde olduğu gibi burada da halkın büyük çoğunluğu vejetaryen. Sokaklardaki vejetaryen tezgahlarında günün her saatinde karnını doyuranlara rastlamak mümkün. Biz denemek istediysek de, hem hijyen şartları hem de yiyeceklerin genellikle fazla acılı olması bize pek uymadı.
Bir restoranda az acılı olmasını özellikle rica ettiğim yemeğin ancak yarısını göz yaşları içinde bitirebildim!
Gezimizde bir hafta sonunu Hindistanın güney ucunda yer alan Kerala’da geçirdik. Kerala'da müslüman nüfus yoğun. Mumbai’den yaklaşık iki saatlik bir uçak yolculuğundan sonra vardığımız Kochin hava alanından 80 km uzaklıktaki Taj Kumarakom oteline yolumuz üzerindeki yerleşim birimlerindeki sıkışık trafik şartlarından dolayı   kara yoluyla ancak bir buçuk saatte varabildik. Otelimiz Hindistanın en büyük göllerinden Vembanad gölü kıyısındaydı. 
Kerala'da Taj Kumarakom oteli

Göl yaklaşık 2500 kilometre karelik bir alanı kaplıyor. Denize yakın tarafında med-cezir olaylarından etkilenmemesi için bir buçuk kilometre uzunluğunda bir bariyer yapılmış. Biz de otelde sadece bir gece kalıp, kiraladığımız bir yüzer evle gölü keşfe çıktık. Yüzer evlerin konforu bizim mavi yolculuk yatlarının kalitesine pek ulaşamıyor.


Wembanad gölüne açılan kanallarda bağlı yüzer evler

Göle  vaktiyle tuzlu su da karıştığı için deniz mahsulleri bir hayli bol. Gördüğümüz manzaralar,  yediğimiz lezzetli jumbo karidesler ve gece aborda olduğumuz muz ağaçlarıyla bezenmiş ıssız bir kıyıda güvertede cirit atan iri fareleriyle bu gezi de unutulmaz anılarımız arasında yerini aldı.




Jumbo karideslerimiz

 
Wembanad gölünde gün batımı

Gölde serpme ağ ile avlanan balıkçılar
 

Wembanad gölüne açılan kanallar ve kıyıda
sıkça görülen şapellerden biri

 
Kerala’dan hava alanına dönüşümüzde, Portekizli kaşif Vasco de Gama’nın Avrupadan yola çıkarak Hindistan topraklarına ilk ayak bastığı Kochi’de onun adını taşıyan tarihi kiliseyi ziyaret ettik. Sahilde “Chinese fishing” denen düzenle kepçe şeklindeki ağları denize daldırıp kaldırarak balık avlayan ve tuttukları balıkları hemen orada pazarlayan balıkçıları seyretmek de enteresandı.

Vasco de Gama'nın adını taşıyan kilise.
 Son olarak 1779'da renove edilmiş





Kochi'de "Chinese fishing" usulü balık avlayanlar




 
 
Başka bir hafta sonunu da methini işittiğimiz Goa’yı görmeye ayırdık.  Karayoluyla yaklaşık 600 km’lik mesafeyi, yol üzerindeki Pune, Satara, Kolhapur, Belgeum gibi yerleşim birimlerinde trafiğin yine yoğun olabileceği endişesiyle uçakla geçmeye karar verdik. Yüksek sezon sebebiyle, uçaklar Ruslar başta olmak üzere çeşitli milletlerden turistlerle tıklım tıklımdı. Goa’da kaldığımız The Leela oteli Arap denizi kıyısında yeşillikler içinde şirin bir yerdi. Burada deniz suyu da yüzülebilecek kadar temizdi.

 


Goa'da Leela Hotel'de beyaz balıkçıl kuşları ile
sabaha uyanış
Otelde Hint yemeklerinin damak zevkimize daha uygun olanlarını da tatma imkanı bulduk. Kahvaltılarda yediğimiz Dosa (bir nevi pancake), öğle ve akşam yemeklerinde yediğimiz Pollichathu (balık), varuthathu (piliç) ve mezhukkupuratty (sebze kızartma) benim favorilerimdendi. Bir de bizim peynirli pideye benzeyen Cheese naan’ı hemen her öğünde iştahla tükettik. Denediğim yerel bira ve şarapları da gayet kaliteliydi.




Goa sahilinde turistlere takı ve şal satan Hintli kadınlar
satamadıkları malları torbalarla gece gizlice kuma gömüp
sabah tekrar satışa çıkarıyorlar. 

Goa'nın uçsuz bucaksız kumsalında akşam yürüyüşü


Goa’dan dönüşümüzden sonra Mumbai’de yine birkaç gün geçirip, değişik izlenim ve anılarla yurdumuza döndük.
 
 


Yaşlı bir Banyan ağacı. Bazı dalları sarkıp toprağa kök salmış,
bazıları da toprağa kavuşmak üzere.